Aralık 13, 2022

Selvin Canbeyli

Kendin olmak, kitaptan öğrenmek ve komşu teyzeler…

image

Karşıma çıkan en anlamlı tesadüf eserlerinden biri, Don Miguel Ruiz’in Dört Anlaşma kitabıdır.

Bu bir Toltek bilgeliği kitabı. Yazar, içinde yaşadığımız toplumda var olabilmek için bize öğretilen her kodu nasıl koşulsuz kabul ettiğimizi; dil, inanç, cinsiyet ve yargılama yoluyla nasıl “ehlileştirildiğimizi” anlatıyor. Toplumun inanç sisteminin Yasa Kitabı gibi zihnimizi yönettiğini ve bu kitaptaki yasaları hiç sorgulamadan kendi gerçeğimiz olarak kabul ettiğimizi söylüyor. Ehlileştirme süreci o kadar güçlü ki, bir süre sonra bizi ehlileştiren, yargılayan, bize ceza ya da ödül veren birisine de ihtiyaç duymuyoruz. Yasa Kitabı’na uygun şekilde kendi kendimizi yargılayıp, cezamızı da ödülümüzü de kendimiz vermeye başlıyoruz. Yasa Kitabı yanlış bile olsa bize güvende olduğumuzu hissettiriyor.

Ruiz, bu Yasa Kitabı’ndaki eski anlaşmaların yerine yeni anlaşmalar öneriyor:

1. Kullandığınız Sözcükleri Özenle Seçin

2. Hiçbir Şeyi Kişisel Algılamayın

3. Varsayımda Bulunmayın

4. Daima Yapabildiğinizin En İyisini Yapın.

Ben daha kitabın en başında, geçmişte yapmış olduğum ve beni sevilir ama ben olmayan birine dönüştüren eski anlaşmalarımı patır patır hatırladım. Aslına bakarsanız bu anlaşmaları kaç yıldır farklı terminolojilerle keşfedip duruyorum. Toltek bilgeliği yerine, bilinçaltına çocuklukta atılmış çekirdek inanç kalıpları diye öğrenmiştik ilk kez. Ama belki de koşullu zihin, eski kalıplarını özlüyor ve o güzelim keşiflerin üstüne şık bir perde örtüyor zamanla. İşte o zaman imdada bir kitap, bir insan, bir terapist, bazen de bir meditasyon deneyimi yetişiyor ve size hatırlatıyor: “Hoop! Bu kalıplar sana ait değil. Sen sevilen, onaylanan, takdir edilen biri olabilmek için onları annenden almıştın. Şimdi sakin ve yavaş bir şekilde onları yere bırak.”

Ruiz de onu diyor işte:

“Cezalandırılma ve ödül alamama korkusuyla kendimiz olmayan farklı bir kişiliğe bürünürüz. Başkalarının bizi görmek istedikleri gibi biri olarak, onların onayını almaya çalışırız. (…) Kendimiz olmaktan korkarız, çünkü kendimiz olduğumuzda reddedilmekten korkarız. Reddedilme korkusu yeterince iyi olamama korkusuna dönüşür.”

…ve olaylar gelişir.

Bu cümlelerde benim için yeni olan hiçbir şey yoktu. Bilakis, son yıllarda döne döne, tekrar tekrar keşfettiğim Amerika’nın ta kendisiydi! O zaman neden “hmmm evet biliyoruz canım” deyip geçemedim? Belki de başkalarının realitesi, başkalarının yargısı, üzerime sinek gibi yapışan o Yasa Kitabı hala etkiliyordu beni. Ya da bu konuyla ilgili hala hatırlamam gerekenler vardı. Öyle olmasaydı, kitabın daha 28. sayfasında, bam telim bing bing titremezdi.

İnşaat kumuyla sonsuzluğu keşif Ruiz’in deyimiyle Yasa Kitabı’nın, psikoterapi deyimiyle süperegonun, içimdeki gıcık yargıcı yıllarca fındık fıstıkla beslediğini biliyorum. Ama şimdiye kadar hep annem, babam ve psikopat ilkokul 1. sınıf öğretmenimin izlerini sürmüşüm bu konuda. Kitabı okumaya başladığımda yaptığım bir meditasyonda ise, sahneye yeni bir yıldız çıktı: Karşı komşumuz Hidayet Teyze! (Olur da bir serendipity, bir tesadüf eseri sonucu komşu teyze bu blog’u okursa diye ismini değiştirdim ve Hidayet ismini kendisine pek bir yakıştırdım.) Yaptığım meditasyonun Balık Burcu’ndaki dolunaya denk gelmesi de gözümün önünde geçit töreni yapan sahnelerin dramatik etkisini artırmıştır mutlaka, ama tam bir “evreka” deneyimi olduğu su götürmez bir gerçek.

5 ya da 6 yaşındayım. Sokakta oynuyorum. (Biz küçücükken bile sokakta başıboş dolanıp, oyun oynayabilirdik ama bu başka bir yazının konusu.) Sokağımızdaki boş arsaya bir şeyler inşa edilecek herhalde. Arsaya yumuşacık, ipek gibi, sapsarı kum dökmüşler. Kumun döküldüğü yer de kuytuda kalıyor. Kimse beni göremez orada. Koca evrende sadece ben ve kumlar var. Ayakkabılarımı çıkarıp yumuşacık kumların içine dalıyorum, güneşte ısınmış sıcacık kumlar… ve yavaş yavaş formla, vücutla, zamanla, gittikçe dünyayla olan bağlantım kopuyor. Yıllar sonra Eckhart Tolle’den, Jon Kabat-Zinn’den vb okuyup, nasıl bir şey olduğunu “anlayabilmek” için kafamı çatlatacağım, kafamı işin içine soktukça duygusundan uzaklaşacağım şeyi, ŞİMDİKİ ANDA OLMANIN ÖZGÜRLÜĞÜnü iliklerimde yaşıyorum. Ne yaşadığımı o anda bilmiyorum. O sırada bedenimin ne yaptığını da bilmiyorum. Ben varım. Kumlar var. Genişlemek gibi, hafiflemek gibi… Hem yok olmak, hem sınırsızca var olmak gibi. Mutluluk gibi. Sevinç gibi. Sonsuzluk gibi.

İyi de kim bu Hidayet Teyze?

Orada ne kadar kaldığımı ve gerçekte ne deneyimlediğimi bilmemekle birlikte, sadece bana ait bir alan yarattığım için, kendi kutsal mabedimi bulduğum için değmeyin keyfime. İşte Hidayet Teyze ve kızı burada kadrajımıza giriyor. Ertesi gün annemle komşumuza gidiyoruz ve ben onların balkonunun tam da benim gizli, kutsal kumdan mabedime baktığını öğreniyorum. Hem de şu şekilde: “Kız sen dün cami inşaatının yanında naapıyodun bakiim! Hahahahaha ay ne komik danslar yaptın öyle kendi kendine! Film gibi çocuksun yeminle, Müstesna ablanla öldük gülmekten, öldük, hahahahaha! Balkondan bağırdık sana ama duymadın bile. Kendinden geçmiş bu deli kız dedik. Annen akşam orandan burandan kum temizlemiştir artık, hahahahahaha!”

Bingo! Şimdi Yasa Kitabı’ndan oku kızım: Kendin olursan, kendini rahat bırakırsan, seni gözetleyen gözleri fark etmezsen, zamanı-mekanı-bedeni bir an unutursan, seninle dalga geçerler, madara olursun! Tuvaletteyken, yatağında uyurken bile Hidayet teyzeler, Müstesna ablalar seni izliyor ve sana gülüyor olabilir. Her zaman tetikte ol ve bir daha asla kontrolü bırakma!

“Gerçek yolculuk, geri dönüştür.” Ursula K. Le Guin

Çok komik geliyor bana. İlerlemeye çalışırken, aslında geriye dönmeye çalışıyoruz. Şimdi Osho’nun dinamik meditasyonlarıyla ya da transformal nefes çalışmalarıyla, hipnozla, regresyonla ya da başka çalışmalarla kontrolü bırakmak ve kendimiz olabilmek için bir dünya çaba, para ve zaman harcıyoruz. Halbuki al işte, zaten olduğumuz halimize geri dönmeye çalışıyoruz. Hidayet teyzeler yüzünden unuttuklarımızı hatırlamaya, başkalarının kurallarını kitabımızdan çıkarmaya uğraşıyoruz. Fazlalıkları atmak, eksik tamamlamaktan daha zor aslında.

O halde sıradaki affetme meditasyonu Hidayet Teyze ve tüm mahalle için gelsin. Ne de olsa teyzeden, amcadan bol bir şey yok. Nerede bir çocuk varsa, orada çok bilmiş bir teyze, amca, abla vardır. Ve bunların varlık amacı, adeta çocukların bilinçaltına pislemektir.

Peki bütün bunlar şimdi neden hortladı? Bir kez daha hatırlamam gereken zamana kadar; kendim olmanın, özgür olmanın tadını çıkarmam için… Ya da buradan şimdilik göremediğim başka bir şey için. Ama şunu biliyorum ki, ne zaman kendim olmaya, anda kalmaya ihtiyacım olsa, Dört Anlaşma’yı okumaya bile gerek olmadan yanıma alacağım artık. Çünkü aslında kitap öğretmiyor. Hayat öğretiyor, Hidayet teyzeler öğretiyor. Kitap hatırlatıyor.

Paylaş:
Facebook
Twitter
LinkedIn
WhatsApp

Benzer Yazılar